Kaosun Ötesindeki Dünya
Ülkemiz yeniden bir mânevî bunalım içine çekilmek isteniyor.. hakikî veya sun’î buhranları buhranlar takip ediyor.. toplum üst üste gelen bir sürü gâile ile yorgun ve sarsık.. kitleler şaşkınlık içinde.. elli noktada elli ayrı fitne ateşi.. ve şeytan bu iç içe yangına habire körük çekmekte. Kökü çok eskilere dayanan bu buhranlar döneminde, millî ve içtimaî krizler bir türlü yakamızı salmamış ve yığınlar hep kaoslarla baş başa bırakılmıştır. Din politize edilmek istenmiş, ahlâk kirletilmiş, kültür târumâr edilmiş, sanat ideolojilerin gelgitlerine terkedilmiş ve siyaset en amansız kavgaların arenası hâline getirilmiştir. Böylesi toz-duman içinde ümitlerimizi kurmak ve mutlu geleceğimizi kendine has çizgileriyle hakkını vererek soluklamak oldukça zor olsa gerek. Hatta bazılarınca imkânsız bile görülebilir.
Biz, gücümüz yettiğince, günümüzün bin bir patırtı-kütürtü ve kısır döngülerinden sıyrılarak, imanlarımızın aydınlık ikliminde, iradelerimizin alınlarında ter, bir kere daha ümitlerimizin yemyeşil tepelerini temâşâ etmek istiyoruz.
Evet, güzel sesli, latîf edalı müezzinlerin, ruhlara göklerin derinliğini, enginliğini, tadını, şivesini, merhametini, şefkatini ve semavî esintilerini boşaltarak bütün sineleri ötelerin sihirli vâridâtıyla dolduracağı; doldurup bizi bütünüyle uhrevîleştireceği o tılsımlı günler ve geceler yakındır.
O gün, şimdilerde her yönüyle çökmeye yüz tutmuş, sarsık, fersiz, durgun ve çaresizlikten sürekli geçmiş günleri sayıklayan, ağzını her açışında bir sürü şikâyetle boşalan somurtkan ve ölgün yüzlerin yerinde, gökçek çehreler, ümitle parıldayan gözler, inşirahla çarpan sineler, bir gözleri dünyada, öteki ukbada ve ruhlarında kurdukları muvazeneyi dünyaları üflemeye azmetmiş şen-şakrak azim ve irade insanları olacaktır. Aslında bu ülke ve insanımızda millî ve dinî değerlerimiz hiçbir zaman tamamen terk edilmemiş ve tarih şuuru da unutturulamamıştı; milletin bazı kesimleri durgun ve yorgun görünse de, onun duygu ve düşünce ufkunda sürekli geçmişin şanlı günleri tüllenip durmuş ve en perişan, en bitkin olduğu dönemlerde bile onda hep yeniden var olma aşk ve ümidini şahlandırmıştı.
Evet, toplum tamamen kendi özünden koparılamamış, içtimaî ve ruhî erozyon, her yerde ve her zaman aynı ölçüde tesirli olamamış.. hazan her şeyi bütün bütün kurutamamış, bağlar bitevî bozulmamış, asmalar kırılmamış, çiçekler de bütünüyle solmamıştı. Yol kenarlarındaki ışıklar tamamıyla sönmemiş, hedef karanlığa yenik düşmemiş ve milliyet mefkûresi zihinlerden silinmemişti.. bin seneden beri mâbedlerle, türbelerle, zaviyelerle, gönüllerimize, ruh, mânâ ve şiiri boşaltan diller susmamıştı.. toprak, belli ölçüde de olsa “kuvve-i inbâtiye”sini koruyabilmiş, sular safvetiyle çağlamış, atmosfer hiç bulutsuz kalmamış, bulutları vuslata taşıyan rüzgârlar dinmemiş ve tohumlar da çürümemişti. Gün gelip de bahar yelleri esmeye; ovalar-obalar, yeşil, beyaz, pembe renklere bürünmeye; lâleler, zambaklar, papatyalar reftâre salınıp gönüllerimize akmaya ve erguvanlar kırmızı alevlerini yeniden tutuşturmaya başlayınca, her şey, hiç hazan görmemiş ve hiç kara-kışa yenik düşmemiş gibi dirilip hayata koştu.. ve bir zamanlar yaşadığımız muvakkat kesinti de âdeta mütemâdî var oluşun sihirli dinamizmi hâline geldi.
Şimdilerde toplumun hemen büyük bir kesimi, karşılıklı iyilik ve terbiye salih dairesi (doğurgan döngü) içinde, birçok müşterek duygu ve düşünceyi, birçok müşterek zevk ve ümidi paylaşarak, hem kendimize hem de topyekün dünyaya açık kendi evrensel değerlerinin muvazenesiyle meşgul. Bugüne kadar gerçekleşen hülyalar gibi, mevsimi gelince bu rüya da gerçekleşecek ve o gün, mazi kadar derin, onun ihtişamlı günleri kadar da canlı, göz kamaştırıcı bir tekevvün içinde yüzlerce duygu, yüzlerce düşünce birbirine karışarak debisi, dünyaya yetebilecek bir ırmak oluşturarak “ebed-müddet” istikbale akacağı ümidindeyiz.
Terkibinde madde-mânâ, fizik-metafizik, dünya-ukba unsurlarını ihtiva eden bu yeni oluşum, varlık ve eşya ile içli-dışlı Allah’la da hemhâl olanların insanlığa en büyük medeniyet armağanları olacaktır. O günün tâli’li insanları, bugüne kadar eşi az görülmüş bu irtifa sayesinde hep kaderlerini sevecek; bugünü değerlendirmenin yanında geleceğe açık olmasını bilecek; şimdilerde gönüllerine akseden eksiği-gediği de inanç ve ümitleriyle doldurarak ömürlerini hep üveyikler gibi gökyüzünde yüzerek geçireceklerdir.
Dünyevî ve maddî olduğu kadar, ahiret ve ebediyete de inanan bu insanların inşa edecekleri dünyadaki huzur ve itminanı duymak için, cihanın dört bir yanından, turist kafileleri gibi huzur kafileleri, hem de bir Piyer Loti iştiyakıyla selvilerimizin gölgesine koşacak ve içtimaî harimimizin vaad ettiklerine can atacaklardır. Böylesine ruh ve maddenin birleşik dünyasında sonsuzluk yudumlayıp dolaşan ruhlar, gönüllerini, zaman ve mekânları da aşarak, ta ebediyetlere saldıkları için, her şeyin hakkından gelmeye yeten, inanç, tevekkül, teslimiyet ve Hakk’a itimatları sayesinde hep dolu dolu yaşayacak; kaybettikleri veya elden kaçırdıkları bir kısım küçük şeyleri de bir terbiye teşrîfâtı ve gönül safvetiyle geçiştirecek, elemin kalıcısını hiç mi hiç duymayacaklardır.
Elbette ki bu mâverâîliğe, şimdiye kadar gelmiş-geçmiş emsallerinde olduğu gibi öyle bir hamlede, bir nefhada ulaşılamayacak; bütün bu güzelliklerin, gönüllerin hendeselendirdiği o amudî (dikey) ufku tutabilmesi, şuuruyla ona sahip çıkması için, kalblerin bu mazhariyeti hazmedecek ölçüde sevgiyle yumuşaması, sinelerdeki aşk ve heyecanın bakışlarda tebessümleşmesi, belli nispette de olsa, fâniliğin aşılıp ruhların ezelî ve mâverâî hisleri duyabilmesi şarttır.
Aslında, böyle bir mazhariyet için kim bilir daha ne tür ciddî hazırlıklara ihtiyaç var ve ne ağır sıkıntılara katlanmak icap edecek.! Evet, insanlığı mukadder o zirvelere taşımak isteyenler, kim bilir ne zahmetlere katlanacak, ne gâilelerle yaka-paça olacaklar.! Ne hayal ve melâl mevsimleri yaşayacak, ne olumsuzluklarla karşılaşacaklar.! Nice rüya ve hülya, nice plan ve proje heba olup gidecek.! Ve kaç defa ümitsizlik ve inkisarla burun buruna gelecekler.! Kaç defa kaba kuvvet gelip onların nezaket ve zarâfetlerine toslayacak; kaç defa taassup ve mantıksızlık bir kezzap gibi temsil ettikleri akl-ı selîmin üzerine akacak.! Kaç defa onların gözünün içine baka baka menfaat ve çıkar duygusu millî ve tarihî değerleri, şurada-burada âdî bir metâ gibi peyleyecek.! Daha ne kadar merhaleler aşılacak, ne kadar çileler çekilecek, ne kadar ham ruhlar olgunlaşacak.! Ne kadar mağrur ve mütekebbir ruhlar tebaha gelip ezelî ve ebedî hakikate uyanacak.! Ne kadar gönül merhamet ve insanlık duygusuyla doygunluğa ulaşacak ve ne kadar ilâhî tevfîkin imdada koşmasına yakarışlar çekilecek..!
Kim bilir bize bu koskoca mirası bırakanlar, ne kadar ağlayıp inlediler.? Bugün evirip-çevirip istifade ettiğimiz değerleri elde etmek için ne cenderelerden geçti ve ne ölümlerle yaka paça oldular.? Şimdilerde har vurup harman savurduğumuz millî ve dinî değerlerimiz, kim bilir onlara neye mâl oldu.?
Rahmeti Sonsuz’dan niyaz ederiz ki, gerçek bedeli dünyalarla ölçülemeyecek kadar büyük olan o ulu günlerin hakikî fiyatlarını bizden talep etmesin…